Yüz yirmi talebesiyle birlikte Eskişehir Hapishanesindeydi. Bir insanın yaşayabileceği yer değildi. Her taraf hamam böcekleri ve tahtakurularıyla doluydu. Tuvalet ihtiyaçlarını bile zor gideriyorlardı.
Bediüzzaman bu sıkıntılı havayı dağıtmak için talebesi Mehmed'e zaman zaman, bir kaside veya ilahi söyletir, o da aklına ne gelirse söyler, o ortamdan kısmen de olsa uzaklaşırlardı.
Yine bir gün, "Muhammed, yavrum bir na't-ı şerif söyler misin?" dedi.
"Peki efendim, söylerim" dedi Mehmed.
Düşündü düşündü, ama aklına bir türlü bir kaside veya ilahi gelmedi. Aklına "Turnam" türküsünden başka bir şey gelmiyordu. Ne olursa olsun dedi, elini kulağına attı, türküyü söylemeye başladı.
İlk beyit bitti. Bediüzzaman hayret içinde kalmıştı:
"Fesübhanallah, Muhammed sen ne yapıyorsun? Bu avam kısmının türküsüdür" dedi.
"Ne olursa olsun efendim, neyse cezam çekeceğim. Bunu illa çağıracağım" dedi. Bir yandan da "Ya Üstad kızarsa" diye korkuyordu.
Sesi de inadına gür çıkıyor, herkes kulak kesilmiş onu dinliyordu. Bediüzzaman da durmadan "Fesübhanallah" çekiyor, "Hiç başıma böyle bir şey gelmedi" diyordu.
Nihayet türkü bitti. Mehmed'in korkusu daha da artmıştı. Bediüzzaman bir müddet sonra gülümsedi ve "Muhammed, bana hakkını helal et" dedi.
Mehmed, "Ne hakkı efendim, sizde ne hakkım var, siz beni affedin" dedi.
Bediüzzaman, Mehmed'in içini ferahlatacak şu açıklamayı yaptı:
- "Bana bir ilham geldi, sakın çocuğa dokunma, biz ona na't-ı şerif sevabı yazıyoruz, ne çağırırsa çağırsın, dendi. Sen beni çok şaşırttın."